15 Mayıs 2017 Pazartesi

Duygu Düzenlemesi Anketi

Bu anket ödevime yardımcı olması için, Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde gerçekleştirilen Klinik Psikoloji Yüksek Lisans tez çalışması çalışmayı Yrd. Doç. Dr. Burak Doğruyol danışmanlığında Psk. Melisa Sevi Koç tarafından yürütülen çalışmadan örnek aldım.
 Link:google.com/forms/d/e/1FAIpQLSd4qi1H83d8Jl-60KmCZf7i7bbHzrn8Whyl9eo9M5VD_PEomw/viewform


7 Mayıs 2017 Pazar

ANEKDOTLARLA ATATÜRK

ATATÜRK’E HAKARET EDEN KÖYLÜ 

   Kendine ve halka yabancı, gerçeklerden uzak insanların, yaşadığı topluma hizmetleri çoğu zaman yararsız olur. Hatta bu nitelikteki insanların, devlet adına hizmet yapmaları durumunda halkta, yöneticilerin şahsında devlete olan güvenin sarsılması gibi çok olumsuz bir anlayışın doğmasına da neden olabilir. Böyle bir durum yönetenleri halkın gücünden yoksun bırakacağından ülkenin geri kalmasına neden olur. Devleti güçlü yapan halkın desteğidir. ATATÜRK’ün gücü de buradan gelmektedir. Devletin varlık nedeninin halk olduğu gerçeğini iyi bilen ATATÜRK; vatandaşlardan gelen tepkilere duygusal yaklaşmazdı. Kendisini daima tepki gösteren kişilerin yerine koyarak olayın gerisinde yatan nedenleri araştırır ve kararını ondan sonra verirdi. Devlet yönetiminde görev alanların da kendilerini mutlaka vatandaşın yerine koymalarını, kendilerine nasıl hizmet verilmesini istiyorlarsa kendilerinin de vatandaşa aynı anlayışla hizmet vermelerini isterdi. Aşağıdaki anekdot ATATÜRK’ün halka hizmet edenlerin nasıl bir anlayışa sahip olmaları gerektiği yönündeki düşüncelerini yansıtması açısından önemlidir: ATATÜRK’e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Durumu ATA’ya arz ettiler:
 -Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş.
ATATÜRK sordu: -Ben ne yapmışım ona?
Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar: -Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan.
ATATÜRK’e bunu söyleyen bir bakandır.

 ATA sormuş: -Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?

-Hayır...
-Ben Trablus’ta iken içmiştim. Pek berbat şey. Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.

Bu fıkrayı Şükrü Kaya’dan Hikmet Feridun Es nakletmiştir.
                        atatürk VE KÖYLÜ ile ilgili görsel sonucu


SORAMAZDIN 
 
ATATÜRK ve Atatürkçü düşünce sistemine karşı olan bazı maksatlı çevreler, tarihsel gerçekleri çarpıtarak ATATÜRK’ü, kendi uluslarının ve insanlığın felâketini hazırlayan Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerle birlikte değerlendirmektedirler. Bu diktatörler, kendi ülkelerindeki demokrasilere son vererek baskı yönetimlerini kurmuşlardır. Oysa ATATÜRK, kişi egemenliğine dayalı saltanat yönetiminden Türk ulusunu kurtararak ulus egemenliğine dayalı bir yönetim getirmiştir. Birinciler insanlığı felâkete sürükleyip geçmişin karanlığına sığınmışlar, ikincisi ise aydınlığa kucak açıp ulusunu geleceğe taşımıştır. Arada benzerlik yok, karşıtlık var. Kafasıyla, ruhuyla ve benliğiyle Türk olan hiç kimse, ATATÜRK’ün Türk halkını kulluktan kurtararak hak ve özgürlüklerinin bilincine sahip yurttaş yapmak için hayatını adadığı gerçeğini göz ardı etmemelidir. Onu diktatörlükle suçlayanlar ya gaflet içerisinde olan kıymet bilmezlerdir ya da onun getirdiği çağdaş değerlerden rahatsızlık duyan geçmiş yönetimin kalıntıları olan tutucu ve yobazlardır. Bu tür düşünenlere, bir gençle ATATÜRK arasında geçen aşağıdaki diyalog bir yanıttır: Bir halk toplantısında, bir genç ona şu soruyu sordu:
-Paşam, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?
-Ben, diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın?

                                    atatürk VE GENÇLER ile ilgili görsel sonucu

BAYRAK ÇİĞNENMEZ 
     ATATÜRK İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelip de kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu: Bu, ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti: Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
-Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
 ATATÜRK, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere tatlılıkla baktı.
-O geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.

Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.

                             atatürk ve halk ile ilgili görsel sonucu

“İŞTE BENİM NESLİM BUNLAR” 

      ATATÜRK, kendisini ulusunun hizmetkârı gören, ulusuna âşık, ender insanlardan biridir. O, ulusunun acı ve sıkıntılarını yüreğinde hissedip, bu sıkıntıları aşması için sürekli mücadele etmiş, insanların gülümsemelerinde en büyük mutluluğu yakalamış Türk ve Türkiye sevdalısı bir insandı. O, Türkiye’nin gülen, mutlu, sevinç çığlıkları atan çocuklarını Türkiye’nin gelecekteki yüzü olarak gördüğünden geleceği onların gözlerinde yakalayıp ülkeyi onlara emanet etmiştir. Aşağıdaki anekdot ATATÜRK ile çocuklar arasındaki sevgi bağının ne kadar güçlü ve içten olduğunu yansıtması bakımından oldukça güzel bir örnektir: İzmir Hâkimiyeti Milliye Okulunda öğretmendim. Okulumuz bir çocuk balosu hazırlamıştı. Çok mutlu bir rastlantı ile o gün ATATÜRK de İzmir’de bulunmaktaydı. Onu da davet ettik. “Acaba gelecek mi?” diye hepimiz heyecan içindeydik. Sonunda “Geliyor.” denildi. Koştuk, karşıladık. Gülümseyen bir yüzle ellerimizi sıktı. Yanında yaverler, paşalar vardı. Koca salon heyecandan karmakarışık olmuştu. Büyük küçük herkes onu yakından görmek, sesini duymak için çırpınıyordu. Zorlukla ortalığa bir düzen verdik. Öğrencilerden Ali ortaya geldi. Çocuk heyecandan bocalıyor, bir şeyler bulup söyleyemiyordu. Derken küçük Ali coştu. Kendinden geçti. Kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle:
-Senin ismini andıkça, senin resmine baktıkça, seni karşımda görünce damarlarımda bir şeylerin kaynadığını duyuyorum. Ah! Seni doya doya öpmek istiyorum, diye haykırdı.
 O zaman o da kollarını açarak:
-Öyleyse gel öp! dedi.
 Ali koştu, boynuna atıldı. Öteki çocuklar dururlar mı?
-Biz de, biz de!...diye bağrışarak koştular. Kucağına atıldılar. Öptüler, öptüler. Heyecandan, sevinçten ağlıyorduk. Yaverler, paşalar ve hatta kendisi bile... Evet, yaptığı harplerin heyecanı, kazandığı zaferlerin sevinci belki onu ağlatmamıştır. Fakat bu bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu onu sarsmış, heyecandan gözlerini bulandırmıştı. Gözlerine dolan yaşları tutmak için dudaklarını ısırdı. Sonra heyecandan titreyen bir sesle yanındakilere hiç unutamayacağım şu sözleri söyledi:
-İşte benim neslim bunlar!

                      atatürk ve çocuklar 23 nisan ile ilgili görsel sonucu

ULU ÖNDERİMİZİ SAYGI VE ÖZLEMLE ANIYORUZ.








Tarihten Siyah Beyaz Fotoğraflar

1. Coca Cola İle İlk Tanışma


1950 yılında Fransa'ya ilk defa gelen colaya Fransızların garip bakışları. 

2. Tekerlek Yağcısı


1949 Fransa bisiklet turunda İtalyan bisikletçi Gino Sciardis'in tekeleklerini yağlayan adam.

3. Selde Karşıya Geçiş


1924 yılında Paris'te Seine Nehrindeki selden kaçan insanlar.

4. Şapkayla Tanışma


1930 yılında şapkayla ilk defa tanışan Japonlar.

5. Kask Sağlamlığı Test Etme



1912 yılında Amerikan Futbolu oyunusu kaskını denerken.

6. Bu Çocuk Kime Çekmiş?




2.72 boyunda, 220 kilo olan adamın 18 yaşındayken annesi ve kardeşiyle çekilmiş fotoğrafı.

7. El Yapımı Radar



Radar bulunmadan önce İngiliz askeri Alman bombalamalarını el yapımı radar ile dinliyor.

8. Oto Yıkama



1924 yılında Chicago'da bir araba yıkama merkezi. Ne kadar da pratik.

9. Che Çocuklarla



Ernesto Che Guevara çocuklarla oyun oynuyor.

10. Çamaşırdan Gözükmeyen Sokaklar


1954 yılı Amerikasında New Jersey'de çamaşırını kapan ipe asmış.


Siyah Beyaz

      EN RENKLİ SİYAH BEYAZ

                          siyah beyaz bar ankara ile ilgili görsel sonucu

  1984 yılında ANAP iktidarı vardı, Tonton Başbakanımız Özal’ı herkes çok seviyordu. ‘Takozlu Samsun’ sigarasından yabancı sigaraya terfi etmenin büyük bir mutluluk olduğunu sananlarımız çoğunluktaydı. Cebimizde döviz taşımaya yeni yeni alışıyorduk. Şöyle bir düşünün, aradan geçen otuz yıl içinde kaç hükümet değişti, kaç başbakan geldi geçti, kaç siyasi parti açılıp kapandı? Bizim başımıza neler geldi? Kapalı yerlerde sigara içmemeyi öğrendik, Bihrat Mavitan’dan başka Samsun sigarası içen kalmadı. Cep telefonu ve internet ile tanıştık. Ülkemiz de hızla değişti, bir yerlere doğru gidiyor. 
Sözünü ettiğim 1984 yılında Ankara’da, Kavaklıdere’de açılan Siyah Beyaz Sanat Galerisi ve Siyah Beyaz Bar, zamana direnerek bu günlere geldi, şimdi 30’uncu yılını kutluyoruz. Herkesin gelenek, görenekten söz ettiği ama kurum ve kuruluşların ömürlerinin pek uzun olamadığı bir ülkede 30 yıl ayakta kalabilmek büyük bir başarı. Çevrenize bir bakın, 30 yıldan geçtim, 10’uncu, 20’nci yıldönümlerini kutlayabilen kaç kuruluş var? Özellikle de konumuz sanat galerisi, bar gibi açılmalarıyla kapanmaları bir olan mekânlar ise.

Sık sık Siyah Beyaz’ın bu direncinin nedenini soruyorlar bana. Sanırım sanat galerisi ve barın yıllara direnmesinin en büyük nedeni inat. Evet bildiğiniz inat. Herkes sahip olduğu mekâna âşıktır. Ben bunu sinema sahiplerinden biliyorum. Salon ile ilgili bir eleştiri getirdiğiniz zaman hemen “Bu salon Türkiye’nin en güzel salonudur” derler. Faruk ve Fulya Sade de şüphesiz Siyah Beyaz’ı çok seviyorlar. Ayrıca bana göre orası sadece bir mekân değil, bir ‘yaşam alanı’. Yaşam alanı Almanca bir sözcüktür. Hitler, Doğu Avrupa’nın Almanya’nın yaşam alanı olduğunu iddia ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmıştı. Siyah Beyaz’da da 30 yıldır yaşamlar sürüyor ve o mekânı sadece bir bar ve sanat galerisi olarak değil, bir yaşam alanı olarak düşünmek gerekiyor. Siyah Beyaz bizim için olduğu gibi Faruk ve Fulya Sade için de yaşam alanı. Dolayısıyla o yaşam alanına sahip çıkma, oradaki dostluklara sıkı sıkıya bağlı olma ve kesinlikle o mekândan vazgeçmeme söz konusu. 
Siyah Beyaz’ın 30 yılı için sanat eleştirmeni Evrim Altuğ’un hazırladığı, tasarımını Aslı Altay’ın yaptığı kitap , yakında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak. Murathan Özbek’in yönettiği ‘Siyah Beyaz’ belgeselini ise dün (yıllardır neden kapalı olduğuna akıl sır erdiremediğimiz) Kavaklıdere Sineması’nda izleyedik. 

Benim bildiğim ve gittiğim tek bar Siyah Beyaz. Almanya’da ciddi bir birahane kültürü vardır. Herkesin ‘müdavimi olduğu’ birahane bellidir. Onu geçiniz, gittiğiniz birahanede oturacağınız masa ve o masadaki sandalye de bellidir. Başkası gelip oturamaz, oturmaya kalkarsa ayıplanır. Siyah Beyaz da biraz Almanya’daki birahanelere benzeyen özel bir mekândır. Müşterisi bellidir, kapısı hep kilitlidir, çalarsınız, açıp bakarlar, yüzünüzü beğenmezlerse içeri almazlar. İçeri girdiğinizde bardaki bütün gözler size döner. Bu biraz ‘Evimize kim geldi?’ türünden bir bakıştır. Hatta ilk kez Siyah Beyaz’a gideceklere “Yanında müdavimlerden biri olsun, yabancılık çekme” diye öğüt verilir. 20 yıl kadar önce Türkiye’de ekonomiye yön veren önemli bir bürokrat “Siyah Beyaz’a gitmek istiyorum ama içeri almazlar diye korkuyorum” demişti. 
                    İlgili resim
Aslında ürkütücü bir yer olduğu söylenemez Siyah Beyaz’ın. Hani derler ya “Şu duvarlar bir dile gelip konuşabilseydi, neler anlatırlardı” diye. Ben de “Şu Siyah Beyaz’ın duvarlarındaki fotoğraflar bir dile gelip konuşabilseler” derim ara sıra. Fotoğrafları konuşturmanın güçlüğünden olsa gerek, 2010 yılında sanat galerisi ve barın başrollerden birini paylaştığı ‘Siyah Beyaz’ filmini çektim. İzleyicilerin çoğu filmde geçen olayların benim hayal gücümün ürünü olduğunu sandı. Oysa biz Siyah Beyaz’da bir hayat geçirdik ve bu film oldu. Filmdeki karakterlerin de olayların da çoğu gerçekti. Gerçek olmayanlar da Siyah Beyaz müdavimlerinin rüyaları, özlemleri ve yanılsamalarıydı. Yani hayatın kendisiydi. Aradan geçen dört yıl içinde bazı müdavimler bu dünyadan ayrıldı. Tuncel Kurtiz Ustamız bizi ansızın bırakıp gitti. Film de yavaş yavaş bir ‘belge’ye dönüşmeye başladı.
                    siyah beyaz bar ankara ile ilgili görsel sonucu
Hep sorulan bir soru vardır. “Siyah Beyaz İstanbul’da ne zaman şube açacak?” diye merak ederler. Herhalde böyle bir şube hiçbir zaman açılmayacak. Siyah Beyaz bir Ankara markasıdır. Taş da yerinde ağırdır. 
Biz tam “Yaşlanıyoruz, Siyah Beyaz da yaşlanıyor” diye hayıflanırken Faruk ve Fulya’nın kızları Sera Sade, Bilkent Grafik Tasarımı Bölümü’nden mezun olduktan sonra gittiği İngiltere’de sanat tarihi ve küratörlük eğitimini tamamlayıp geldi. Böylece hem galeride hem de barda kan ve nesil değişikliği oldu. Faruk ve Fulya Sade nasıl kendi kuşaklarıyla yola çıktıysa, Sera Sade de kendi yaşdaşları ile yürüyüp yoluna devam edecek.
Sığındığımız, ruhumuzu beslediğimiz bir liman olan Siyah Beyaz’a nice otuz yıllar dilekleriyle.