ATATÜRK’E HAKARET EDEN KÖYLÜ
Kendine ve halka yabancı, gerçeklerden uzak insanların, yaşadığı
topluma hizmetleri çoğu zaman yararsız olur. Hatta bu nitelikteki insanların,
devlet adına hizmet yapmaları durumunda halkta, yöneticilerin şahsında
devlete olan güvenin sarsılması gibi çok olumsuz bir anlayışın doğmasına da
neden olabilir. Böyle bir durum yönetenleri halkın gücünden yoksun
bırakacağından ülkenin geri kalmasına neden olur. Devleti güçlü yapan halkın
desteğidir. ATATÜRK’ün gücü de buradan gelmektedir.
Devletin varlık nedeninin halk olduğu gerçeğini iyi bilen ATATÜRK;
vatandaşlardan gelen tepkilere duygusal yaklaşmazdı. Kendisini daima tepki
gösteren kişilerin yerine koyarak olayın gerisinde yatan nedenleri araştırır ve
kararını ondan sonra verirdi. Devlet yönetiminde görev alanların da kendilerini
mutlaka vatandaşın yerine koymalarını, kendilerine nasıl hizmet verilmesini
istiyorlarsa kendilerinin de vatandaşa aynı anlayışla hizmet vermelerini isterdi.
Aşağıdaki anekdot ATATÜRK’ün halka hizmet edenlerin nasıl bir anlayışa sahip olmaları gerektiği yönündeki düşüncelerini yansıtması açısından
önemlidir:
ATATÜRK’e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma
yapılıyordu. Durumu ATA’ya arz ettiler:
-Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş.
ATATÜRK sordu:
-Ben ne yapmışım ona?
Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar:
-Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan.
ATATÜRK’e bunu söyleyen bir bakandır.
ATA sormuş:
-Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?
-Hayır...
-Ben Trablus’ta iken içmiştim. Pek berbat şey. Köylü bana az küfretmiş.
Siz bunun için mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi
sağlayınız.
Bu fıkrayı Şükrü Kaya’dan Hikmet Feridun Es nakletmiştir.
SORAMAZDIN
ATATÜRK ve Atatürkçü düşünce sistemine karşı olan bazı maksatlı
çevreler, tarihsel gerçekleri çarpıtarak ATATÜRK’ü, kendi uluslarının ve
insanlığın felâketini hazırlayan Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerle birlikte
değerlendirmektedirler. Bu diktatörler, kendi ülkelerindeki demokrasilere son
vererek baskı yönetimlerini kurmuşlardır. Oysa ATATÜRK, kişi egemenliğine
dayalı saltanat yönetiminden Türk ulusunu kurtararak ulus egemenliğine
dayalı bir yönetim getirmiştir. Birinciler insanlığı felâkete sürükleyip geçmişin
karanlığına sığınmışlar, ikincisi ise aydınlığa kucak açıp ulusunu geleceğe
taşımıştır. Arada benzerlik yok, karşıtlık var.
Kafasıyla, ruhuyla ve benliğiyle Türk olan hiç kimse, ATATÜRK’ün Türk
halkını kulluktan kurtararak hak ve özgürlüklerinin bilincine sahip yurttaş
yapmak için hayatını adadığı gerçeğini göz ardı etmemelidir. Onu diktatörlükle
suçlayanlar ya gaflet içerisinde olan kıymet bilmezlerdir ya da onun getirdiği
çağdaş değerlerden rahatsızlık duyan geçmiş yönetimin kalıntıları olan tutucu
ve yobazlardır. Bu tür düşünenlere, bir gençle ATATÜRK arasında geçen
aşağıdaki diyalog bir yanıttır:
Bir halk toplantısında, bir genç ona şu soruyu sordu:
-Paşam, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?
-Ben, diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın?
BAYRAK ÇİĞNENMEZ
ATATÜRK İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında
kalacağı evin önüne gelip de kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu:
Bu, ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol
halısı gibi serilmişti:
Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
-Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan kralı, bu evden içeri,
bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin!
Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
ATATÜRK, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı.
Çevresindekilere tatlılıkla baktı.
-O geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak
çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.
Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.
“İŞTE BENİM NESLİM BUNLAR”
ATATÜRK, kendisini ulusunun hizmetkârı gören, ulusuna âşık, ender
insanlardan biridir. O, ulusunun acı ve sıkıntılarını yüreğinde hissedip, bu
sıkıntıları aşması için sürekli mücadele etmiş, insanların gülümsemelerinde en
büyük mutluluğu yakalamış Türk ve Türkiye sevdalısı bir insandı. O,
Türkiye’nin gülen, mutlu, sevinç çığlıkları atan çocuklarını Türkiye’nin
gelecekteki yüzü olarak gördüğünden geleceği onların gözlerinde yakalayıp
ülkeyi onlara emanet etmiştir. Aşağıdaki anekdot ATATÜRK ile çocuklar arasındaki sevgi bağının ne kadar güçlü ve içten olduğunu yansıtması
bakımından oldukça güzel bir örnektir:
İzmir Hâkimiyeti Milliye Okulunda öğretmendim. Okulumuz bir çocuk
balosu hazırlamıştı. Çok mutlu bir rastlantı ile o gün ATATÜRK de İzmir’de
bulunmaktaydı. Onu da davet ettik.
“Acaba gelecek mi?” diye hepimiz heyecan içindeydik. Sonunda
“Geliyor.” denildi.
Koştuk, karşıladık. Gülümseyen bir yüzle ellerimizi sıktı. Yanında
yaverler, paşalar vardı. Koca salon heyecandan karmakarışık olmuştu. Büyük
küçük herkes onu yakından görmek, sesini duymak için çırpınıyordu. Zorlukla
ortalığa bir düzen verdik. Öğrencilerden Ali ortaya geldi. Çocuk heyecandan
bocalıyor, bir şeyler bulup söyleyemiyordu. Derken küçük Ali coştu.
Kendinden geçti. Kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle:
-Senin ismini andıkça, senin resmine baktıkça, seni karşımda görünce
damarlarımda bir şeylerin kaynadığını duyuyorum. Ah! Seni doya doya öpmek
istiyorum, diye haykırdı.
O zaman o da kollarını açarak:
-Öyleyse gel öp! dedi.
Ali koştu, boynuna atıldı. Öteki çocuklar dururlar mı?
-Biz de, biz de!...diye bağrışarak koştular. Kucağına atıldılar. Öptüler,
öptüler. Heyecandan, sevinçten ağlıyorduk. Yaverler, paşalar ve hatta kendisi
bile...
Evet, yaptığı harplerin heyecanı, kazandığı zaferlerin sevinci belki onu
ağlatmamıştır. Fakat bu bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu onu
sarsmış, heyecandan gözlerini bulandırmıştı. Gözlerine dolan yaşları tutmak
için dudaklarını ısırdı. Sonra heyecandan titreyen bir sesle yanındakilere hiç
unutamayacağım şu sözleri söyledi:
-İşte benim neslim bunlar!
ULU ÖNDERİMİZİ SAYGI VE ÖZLEMLE ANIYORUZ.